Siverek Haber

Siverek Haber

Osman Gülebak

İSLAMÎ MÜCADALEDE 'MEDİNE ARAYIŞI' VE GÜÇ FAKTÖRÜ...


Osman Gülebak
23 Haziran 2020 Salı 09:28

 

 

Bu yazımızda bağrında birçok hikmet ve anlam barındıran Hicret, Medine arayışı ve güç olgularına belki de şimdiye kadar okuduğumuzdan biraz farklı olarak değinmeye çalışacağız. Bu anlamda; gücün/otoritenin unsurları ne olduğu, Mekke ve Yesrib'teki siyasal ve sosyal yapının Medine/güç faktörünü nasıl etkilediğini, hem İsra Suresinde atıf yapılan hem de Hz. Peygamberin (as) ısrarla elde etmek için melce olarak aradığı Medine'nin/gücün, günümüz İslamî mücadele için ne anlam ifade ettiğini anlamaya çalışacağız.

Öncelikle siyasi bir yapının ortaya çıkması ve bu yapısını devam ettirebilmesi noktasında bazı güç unsurlarına sahip olması gerekir ki Müslümanlar Mekke'de bu güç unsurlarının biri hariç hepsine sahip olduklarını söyleyebiliriz. İslam bağı ile bir araya gelmiş, iyi-kötü ekonomik anlamda kendilerine yetiyor, hem kendi içinde hem de diğerleriyle ilişkileri belirleyen bir İslami hukukuna sahiptiler ve en önemlisi hiyerarşik olarak da teşkilatlanmışlardı. Fakat tüm bunlar bir cemaat olarak var olabilmek için yeterli olsa da tüm insanlığa seslenen, evrensel bir vizyona sahip bir dava için yeterli değildi.

Evet, bir eksik vardı, o da siyasi egemenliğin sağlanacağı, bağımsız bir gücün oluşturulacağı bir toprak parçası/mekan...Mekke'deki siyasal sistemin değişmesi noktasında umudunu yitiren Hz. Peygamber, bu gücü elde edebileceği yeni bir mekan arayışına yöneldi.

İlkin Habeşistan'a hicret emri verildi fakat orada Necaşi'nin yaşadığı iç sorunlar nedeniyle umduklarını bulamadılar. Hz. Peygamber (as) bu sefer, boykot sonrası Mekke'ye muhalif konumda olan Taif'e yöneldi. Buradan da maalesef umutsuzca ayrılmak zorunda kaldı. Mekke'ye dışarıdan gelen kabilelerle görüşme çabası devam ederken nihayet en sonunda Yüce Allah, karşısına bir çıkış kapısı olarak Yesriblileri çıkardı. Böylece Yesrib'in 'Medineleşme'sinin yolu açılmış oldu.

Genel anlamda siyer okumalarında Hicret, bir beldede işkencelere dayanmayan bir grubun kaçışı gibi anlaşılır oysa, hakikat böyle değildir.

Mekke'den Medine'ye yapılan hicret bir beldede sıkışmış, yaşamak için nefes alacakları bir yer arayan bir grup dindarın bulabildikleri bir yere sığınmaları, orada birilerinin korumasına girmeleri ve rahat bir yaşam fırsatı yakalamaları değildir. Böylesi bir anlayış, İslam'ı, Hz. Peygamberin davasını hiç anlamamanın yanında, başından beri güdülen bir amaç uğruna takip edilen bir stratejiye, Allah'a ve ahiret gününe adanmış dava adamlarına iftira olur. (1)

Peki, Hz. Peygamber neden ısrarla önce Mekke'de daha sonraları ise sırasıyla Habeşistan, Taif, Yesrib ve diğer yabancı kavimler nezdinde bir 'Medine' arayışına girmişti? Bu arayışın arka planında neler vardı?

Hicret,müminler toplumunun kendilerine ait bir melceye kavuşup orada hükümranlık elde etmelerinin başlangıcıdır.Güç olmanın tüm unsurlarını elde etmektir.Dolayısıyla bir kaçış, kurtuluş hareketi değil; tam tersine bir fetih hareketinin başlangıcıdır. İslam'ın siyasi egemenliğinin korunması ve yayılması bu hicret sayesinde mümkün olmuştur.Yeryüzünde adaletin uygulanması bu sayede ve elde edilen bu güçle sağlanmıştır. Dolayısıyla bu güçle artık bozgunculuk engellenecek, haramlar bastırılacak,zalimler cezalandırılacaktır. Müslümanların hükümdarlığına tabi olan insanlar kendi seçimini yapacak, hak ettiklerini alacak boyunlarına geçirilen fesat ve zilet zincirlerinden kurtulacaktır. (2)

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda İsra Suresinde Yüce Allah'ın Medine'yi yardımcı bir güç olarak gördüğünü ve Hz. Peygamberden bu gücü talep etmesini istediğini görüyoruz.

"Ve şöyle niyaz et: 'Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!" İsra/80

Tefsirlerde genellikle âyetteki 'çıkış' ile de Mekke’den çıkışın, 'giriş' ile Medine’ye girişin, 'yardımcı güç' ile de Medine'deki bağımsız siyasi otoritenin kastedildiği belirtilmektedir.

Yukarıda İsra suresinde geçen ayetten ve Hz. Peygamberin (as) uygulamasından anlaşılmıştır ki, Müslümanların ilahi mesajı insanlara duyurabilmesi, yeryüzünde adaletin uygulanması ve varlıklarını devam ettirebilmeleri için mutlaka caydırıcı bir güce sahip olmaları gerekiyor. İşte ta baştan beri Hz. Peygamberin ısrarla aradığı Medine'nin en temel gayesi de bu idi.

Çok iyi anlaşılmalıdır ki; insanları köleleştiren, insanlara her türlü zulmü reva gören zalim despotları durdurmanın tek yolu; caydırıcı güç sahibi olmaktır. Fiziki gücü olmadığında Hz.Peygamberi yalanlayan Mekkelililerin ve diğer kavimlerin Medine'nin kurulmasından sonra Mekke'nin fethedilmesiyle fevc fevc İslam'a girmeleri, gücün insanların hayatında ne kadar etkileyici bir unsur olduğunu gösteriyor. Tarihin her döneminde olduğu gibi gerek yakın tarihimizde gerekse de günümüzde toplumlar, daima gücün yanında yer almışlardır. Bu, hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır.

Peki, Mekkeliler, davaya karşı her türlü tedbire ve baskıya başvururken Yesribliler neden davayı bağrına bastı? Ya da Müslümanlar neden Mekke'de fiziki bir güç elde edemediler de Yesrib'te bu gücü bulabildiler? Bunu etkileyen faktörler nelerdi? Bu anlamda hicreti nasıl okumalıyız? İşte tüm bunları iyi anlamak için Mekke ve Yesrib'in siyasal ve sosyal yapıları üzerinde durmak gerekiyor.

Mekke'de siyasi bir birlik, kabileler arası hiyerarşik bir yapı yani öteden beri kurulu bir düzenleri vardı. Bundan dolayı bu düzenlerinin bozulmasını istemiyorlardı. Dahası mevcut düzeni sağlayan ve bundan da nemalanan bir statüko vardı ki bunlar hiçbir zaman değişime prim vermediler. Bu statüko, kurulu düzene sahip tüm toplumlarda mevcuttur. Mekke aristokrasisi de bunu yapmış, Müslümanların yeni bir düzen kurmalarına izin vermemişlerdi. Sadece bunlar da değil; düzenin bir parçası olan Mekke halkı da mevcut düzenin bozulmasını istemiyorlardı. Bu yüzden statükonun arkasında yer aldılar ya da sessiz kaldılar. Bu, günümüz Ulus Devletlerin yapısına ne kadar da benziyor.

Yesrib ise tamamen Mekke'den farklı olarak siyasi birlikten yoksundu. Kabileler arasında sürekli bir çatışma vardı. Ayrıca bölgenin asıl sahipleri olmalarına rağmen Yahudiler tarafından sömürülüyorlardı. Tüm bunlardan yorulmuş olan Yesribliler, siyasi istikrara kavuşmak istiyorlardı. Hz. Peygamberi (as) kabul etmelerinin altındaki en önemli nedenlerden biri bu idi. Bu yüzden Hz. Peygamberi (as) ve davasını hemen bağrına bastılar. Burada birbirini tamamlayan iki önemli unsurun birleşmesi söz konusudur. Hem Müslümanların Medine'ye ihtiyaçları vardı hem de Yesrib'in Müslümanlara ihtiyacı vardı. Bunu gözden kaçırmamak gerekir.

1. Dünya Savaşı sonrası İslam coğrafyasında, ulusal bir devlete sahip olamayan Kürt kavminin yaşadığı coğrafyanın (Barzani faktörü hariç) siyasal ve sosyal yapısının bazı farklılıklar taşımakla birlikte Yesrib'e çok benzediğini söyleyebiliriz. her ne kadar bu bölgeler ulus devletler arasında bölüşülmüş olsa da genel anlamda ulus devletlerin etkisi nisbi olarak daha azdır.

Dikkat edilirse Hz. Peygamber (as)Yesrib'e geldikten sonra tüm plan ve projelerini Medine merkezli yapmıştır. Tüm stratejilerini/ilişkilerini burada elde ettiği güçlü konum üzerinden oluşturmuş, hem Arap Yarımadasında hem de uluslararası sahneye (İran ve Bizans'a karşı) etkili bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Mekke'yi fethettiği halde orada durmamış Medine'ye geri dönmüştür. Demek ki asıl mesele Mekke'nin iktidarı değildi.

Bu anlamda Hicret'i bir mekan değişikliği, Medine'yi de bir şehir/mekan olarak görmemeli bilakis, ilahi sorumluluğu yerine getirebilmek için, dünyada dengeleri değiştirici gücü elde etme/var olabilme stratejisi olarak görmek ve anlamak gerekir. Bu anlamda olaya yaklaştığımızda, İslami mücadelenin, öncelikle yaşadığı coğrafyada sonrasında ise dünyada İslam'ın mesajını ulaştırabilme ve uluslararası arenaya çıkabilmesi için gerekli gücü/kuvveti elde etmenin üzerinde durması gerekmektedir.

Bu açıdan İslamî mücadele, Mekke gibi siyasi birliğe ve yönetime sahip, kadim bir devlet geleneğinin, baskın olduğu yerde değil de Yesrib gibi siyasi birlik ve yönetimden yoksun ve merkezi devletin etkinliğinin sınırlı olduğu bir yerde teşekkül ettiyse; burasını, kendi Medine'si olarak görebilir. Buradan dünya sahnesine çıkabilmek için gerekli güceulaşabilir. Nitekim Hz. Peygamber (as), Medine'sini önce yaşadığı yerde bulmaya çalışmıştır. Eğer Medine'sini/güç Mekke'de bulabilseydi başka yere yönelmesine gerek kalmayacaktı. Yani kendi Mekke'ni (yaşadığın coğrfayayı) Medineleştirme imkanın varken Medine'yi uzaklarda aramanın makul bir anlamı yoktur.

Hatta herhangi bir İslamî mücadele, siyasal ve sosyal açıdan Medine benzeri bir coğrafyada ortaya çıkmayı Yüce Allah'ın bir lütfu olarak görmeli, çalışmalarını buraya yoğunlaştırmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; Medine (güç) olmadan Mekke'ler fethedilemez, Medine olmadan İran Kisraları, Bizans Kralları dize gelmez. Medine olmadan Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Cehiller onların modern varisleri zulümlerinden vazgeçmez. Medine olmadan zalimlerin pençeleri altında inim inim inleyen mazlumlar kurtarılamaz.

Selam ve dua ile...

Kaynakça:

1-2) Siyerin Gölgesinde/Hüseyin Alan

 

 

 

 

 

 

 

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık