Siverek Haberleri I Siverek Haber

KATİNA VE TAKORAN

Ekrem Akman

2004 YILINDA KÜÇE DERGİSİNİN İLK SAYISINDA YAYINLANAN YAZIM (Gezi Notları) KATİNE KAFU-PIL VE HIZNAK MAĞARALARI (SİVEREK KÜÇE DERGİSİ YIL 1 SAYI 1 YIL 2004)   İlkbaharın yerini yaza terk etmeye başladığı bir pazar günü bir arkadaş grubu ile beraber, Fırat'ın kenarına gitmek üzere bir gün önceden hazırladığımız piknik malzemelerimizi liste sırasına göre kaptanın  küheylanım dediği minibüsüne attık.   Siverek'in çıkışında Çermik yolundan feribotun işaret edildiği yola saptık.  Kaptanımızın da keyfi yerindeydi. Yol asfalt ve dümdüzdü. Herkes görmek istediği şeyi görür diye bir söz vardır. Bizler gideceğimiz yerlerdeki harika manzaraları , dağları ve Fırat'ın kokusunu almak için sabırsızlanırken, yolun iyi mi kötü mü olduğuna bakmıyorduk tabi...Çevreye , değişik kuş türlerine, enteresan kayalıklara bakıyor, bazen  de  bunları fotoğraf makinesiyle tespit etmeye çalışırken, kaptanımızın  ilgilendiği ve dikkat ettiği tek şey yol güzergahı idi. Bir ara kaptanın moralinin bozulduğunu fark ettim. Şaraptul Köprüsü’nden Katine yoluna sapınca yol birden bozulmaya  başladı. Toprak yola girmiştik. Artık takır tukur gidiyorduk.  Araç çukura vurdukça kaptanın ciğerinden bir parça kopuyordu adeta. Çünkü  küheylanını çok seviyordu. Gerçekten yeşillikler içinde küçük çobanların cıvıl cıvıl koşuşturduğu güzelim köylerin yolları Muzaffer şoförümüzün korktuğundan daha da bozuktu. Yol Çukurlar ve taşlar ile dolu idi. Ağır   tonajlı araçların tekerleklerinin oluşturduğu  çukurlarından bir o yana bir bu yana beşik gibi  sallanarak gidiyoruz. Divan Köyüne varıyoruz. Çok güzel bahçeleri olan bir köy. Narları, domates ve salatalığı ile meşhur köylerden biridir. Aşağılarda Fırat nehri üzerinde kurulmuş Atatürk Baraj Gölü’nün mavi suları ve asırların fırtınalarına göğüs geren ihtişamlı kayalıklar, insanı ilk bakışta mest ediyor. Yola devam ettikçe rakım yükseliyor. Çok çok aşağılardaki mavi sular, daha önce ilk gördüğümüzde  hayran kaldığımız manzarayı unutturuyor. Katine kayalıkları istikametinde yol alıp  ilerledikçe ve önümüzdeki her tepeyi aştıkça karşımıza çıkan harika tabiat nakışları karşısında bir önceki güzelliği unutuveriyorduk.   Yol boyunca toprağın bir kısmının deniz kumuna dönüşmüş olması bizleri şaşırttı. Buralarda deniz olmadığına göre bu kum ve çakıldan oluşan toprak katmanları, nasıl oluşmuştu acaba ?..   Aracımızda filozof (!) iki arkadaşımız bununla ilgili tezler ve anti tezler ileri sürdüler. Ramazan beyin tezi jeologların konuşmasını andırıyordu. "Efendim fi tarihinde buralar denizdi. Daha sonraları ikinci jeolojik çağda deniz sularının çekilmesiyle kumları bize yadigar kalmış. " Tabii bu jeolojik tezine kumları delil olarak gösterirken bir bilim adamı tavrı ile "Kardeşim buralarda deniz ne arar" diyen İbrahim'i bakışlarıyla ezmeyi unutmuyordu...   Yukarılara çıktıkça keşfedilmeyi bekleyen bin bir güzellikteki bakir manzaraları,  ruhları cesetten bağımsız hale getiren mavi gök suyunun dik kayalıklar dibinde görülen aksı bizlere biraz dehşet, korku, ama sonsuz bir haz  vermeye başlamıştı.   Katine köyünün üst yamacına çıktığımızda kaptanımız "Benden buraya kadar  bundan sonrası size ait" dedi... Araçtan indik midelikleri paylaştırarak omuzlamaya başladık. Karşımızda Feribot yolundan bakınca  ulaşılması imkansız gibi görünen suya dimdik ve heybetli Katine Kayalıklarının arka kısmı vardı...İki kilometreye yakın dağı tırmanacaktık. Keçi yolundan, çalılıklar arasından, ellerimizde gittikçe ağırlaşmaya başlayan ufak tefek malzemelerle tepeye doğru tırmanırken kendimi bir ara dağcı gibi hissettim . Dağcıların bin bir tehlike ve zorluğu göze alarak niçin dağlara tırmandıklarını hep düşünürdüm. Kendimi bir ara onların yerine koyarken hissettiğim harika duygular onların ne  kadar haklı olduğunu gösteriyordu.   Çalılıklara tutunarak bazen de gerisin geri kayarak tırmanmaya devam ediyoruz. Kafile birbirinden kopmuştu. Zirveye varmak üzere idik . Feribot iskelesinden silueti görünen, acep oraya çıkılır mı diye iç geçirdiğim yüksek ve bir tarafı dik Katine kayalığında idik artık. Aşağıda Atatürk Baraj Gölü’nün mavi suları...Karşıda Gerger ilçesi ve Niğit Köyü.  Göl o kadar alçaklarda kaldı ki, aşağıya bakamıyoruz. İnsanın başı dönüyor. Kendilerini uçak tutanlar bu kayalıklardan aşağıya bakmasın diye arkadaşlar ikaz ediyor ...   Bir kayanın üstüne çıktım. Bir yerlere iyice  tutunduktan sonra aşağılara, çok aşağılara bakmanın tadına varıyorum. Önceleri kızmıştık. Piknik yapacak başka bir yer yok muydu diye... Fakat şimdi Allah'ın önümüze serdiği güzelliğin her çeşidinin zevkine varınca "Yorgunluğumuza değdi" diyoruz. Burada biraz dinlendikten sonra dağın Gerger'e bakan kısmından aşağıya yuvarlanmamaya dikkat ederek adeta yavaşça dolanıyoruz "Daha var mı?" diyorum. Artık tırmanmıyoruz. Dağın arkasını dolanıyoruz. Yükseklik korkusu olanların başının döneceği bir yükseklikte, boylamasına ilerliyoruz. Az sonra saraylara ve beş yıldızlı otellerin kral odalarına değişmeyeceğim bir yere varacağız .   Kayalıkların Gerger'e bakan  kısmında dik kayalıkların tepesinin biraz aşağısında, yazın sıcağını  serin bir bahar gölgeliğine çeviren yazlık bir mekan. Katine’liler buraya Kafu Pıl Mağarası (büyük mağara) diyorlar.  Kuşların tavanını mekan edindiği dev mağara, içe doğru fazla derin olmamakla beraber, yüksekliği ürperti veriyor. Biraz kenara çıkıp aşağıya, göle bakmak ise cesaret ister.   Eşyalarımızı bıraktıktan hemen sonra hepimizin yaptığı ilk iş yüksekliğin suya tepeden bakışının tadına  varmak, oradan da uzaklıkları seyre dalmak oldu. Daha sonra kimimiz uzandı serin gölgede... kimimiz de yemek hazırlıklarına başladı.   Epey tırmanmıştık ve yorulmuştuk...Ateş yakıldı. Çay demlendi. Geldiğimizi gören köylülerden Süleyman’ın tanıdıkları bizi karşılamaya geldiler. Beraber  getirdikleri yoğurt ve ayranın tadı hala damağımda. Onların gelişi ile neşemiz daha da arttı. Gençler çayla , ateşle uğraşırken, birazcık dinlenip kendine gelenler Ramazanı sıkıştırdılar. Israrlara dayanamayan Ramazan  aldı sazı eline, vurdu Ud'un teline... Kuşların garip sesleri arasında. mağaranın yüksek tavanında yankılanan davudi sesler , koro halinde söylenen şarkılar, türküler. Mest olmuştuk...   Çaylar, kahvaltılık, derken, aşağıdan gelirken bizi görerek yanımıza gelen  köylüler cesaretimizi tebrik ediyorlardı... Buraya kendilerinin bile zor çıktıklarını anlatıyorlardı ve bize mağaranın daha yukarısında görülmesi gereken ama çıkılması çok tehlikeli ve sarp olan iki mağaradan bahsediyorlar. (Ğıznek Mağaraları) Arkadaşlar, gelmişken oraya da çıkalım dediler. Köylülerden bir iki kişi oraya çıkmamızı istemediler. Tehlikeli olur dediler. Yaşlısı ise "Gelin korkmayın ben önünüzden yürürüm, beni takip edin."dedi ve hareketlendik      O mağaralara çıkmak için önce tepeye çıkıp sonra kayaya oyulmuş merdivenle inmek gerekiyordu. Tepeyi arkadan dolanarak çıktık. Şimdi zirvedeyiz. Biraz önce çok yüksek bulduğumuz mağara bile aşağılarda kalmıştı. En tepeden keçi yolu ile dik kayalığa tutunarak şimdi aşağı inmeye çalışıyoruz. Gerçekten çok tehlikeli bir iniş. Ayağın kaydı mı gittin...Biraz indikten sonra kayadan oyulmuş, köylülerin mağara dedikleri yeri bulduk. Ama biraz daha inmek gerekiyor. İnmeye devam ettik. Nihayet kırk merdivenli mağara dedikleri yere ulaştık. Aslında bu bir mağara değildi. Kare şeklinde kayaya oyulmuş büyükçe bir oda idi  Tahminime göre sığınmak amacıyla kullanılmış. Belki de mahkum dediğimiz kaçakların sığınmak amacıyla yaptıkları oda gibi bir yer. Daha aşağıda aynı tipte ve büyüklükte bir oda daha var . Oraya da inmeye karar verdik. Tehlike bu sefer daha fazla. Ama artık alıştık, korkumuz da gitti.  Hatta tehlikelerden zevk almaya bile başladık. Kendimizi epey gençleşmiş hissediyorduk. Burada biraz kaldıktan sonra tekrar yukarı tırmanmaya, geri dönmeye başladık. Dallara, kaya çıkıntılarına tutunarak, bazen de birbirimizin ellerinden tutarak geldiğimiz yere çıktık... Zirvede derin bir nefes aldık. Oh be!.. Burayı da atladık en tepeye çıktık dikine indik, dikine çıktık.   Şimdi bu satırları yazarken gel oraya bir daha gidelim dense oraya çıkabilir miyim diye tereddüt  ederim.!. Ama o zevkin tadına varmak gerçekten çok güzel...Fakat biraz cesaret biraz da deli olmak gerek...   Yükseğe çıkmanın bedeli olarak da tadına doyulmayan güzellikleri yaşamıştık. Yüksek yerlerin insan ruhuna verdiği genişlik ve rahatlık, gerçekten insanı bağımsız ve özgür kılıyor. Özgürlüğün tadına varmak isteyenler yükseklere çıksın. Yükselirken özgürleştiğinizi, alçaktaki varlıklardan bağımsız hale  geldiğimizi görecek ve özgür olmanın maceracı şenliğini yaşayacaksınız  Kısacası yükseklere çıkın, unutmayın  çıkılmaz diye gördüğümüz  zirvelerden de yol geçer. Siz de zirveleri aşın ve yükselin. Zira  yükseklerde hayat var ...   Bu güzellikleri yaşamak için de Siverek’e bir saatlik mesafeden Katina ve Takoran köylerine istikamet almanız gerekiyor.

27 Eylül 2018 Perşembe 00:11

http://www.siverekgenclik.com/yazar/katina-ve-takoran-2509.html