Mustafa Karadağlı

SORUNLU EĞİTİM


Mustafa Karadağlı
10 Haziran 2019 Pazartesi 16:31

 

Anadolu gerçekten garip bir ülke. Herkes her an bilmediği bir konuda, size saatlerce nutuk çekebilir. Yanlış anlaşılmasın bilgelik hakim değildir. Konuşmaların çoğu da radyo, tv ve gazete haberleridir genellikle. Orijinal bir bilgiye katkısı yoktur halkımızın maalesef. Herkes her konuda uzmandır anlayacağınız. Ortaya bir kelime veya bir konu at; gerisini izle. Siyaseti siyasetçiden fazla, eğitimi eğitimciden fazla, ekonomiyi ekonomistten fazla, ustalığı ustasından fazla, … Uzayıp gider, bu ülkede uzman sayısı bilemeyeceğiniz kadar çoktur yani. Bu yüzden olsa gerek; okullarda her türlü ders öğretilir zaten. Tarih, coğrafya, matematik, fen, yurttaşlık, fizik, kimya, edebiyat… İleride karışacağı topluma yabancı olmasın; kıytırıktan da olsa bir bilgisi olsun yani.

İngilizce derslerimize bir ilkokul öğretmeni girerdi mesela. Tek bir kelime İngilizce bilmezdi; fakat, dersinde boş geçmemesi gerekiyordu o dönemin zihniyetine göre. İngilizce’yi yazıldığı gibi okur, bize de tekrarlatırdı. Well Come Ali… Bunu düzeltmem o kadar zor oldu ki anlatamam. Üniversitede İngilizce metin okuduğumda arkadaşlarım gülmekten yere yıkılırdı. Ama İngilizce dersimiz boş geçmemişti bu bir kazanımdı yani. Din dersimize, el sanatları hocası girerdi. Ramazan ayı’nda dürüm almak için beni karşı dönerciye yollardı; canım o kadar çekerdi ki anlatamam. Ama kararlıydım, ilk on gün tutacaktım orucu; bu yüzden bozmamıştım. Matematik öğretmenimiz, aynı zamanda beden eğitimi öğretmenimizdi de. Topu sınıf başkanına verir, bahçeye sandalyesini atar gölgede sigarasını tüttürürdü. Müzik öğretmenimiz ise fen bilgisi öğretmenimizdi. Herkes bir türkü söylemek zorundaydı. 40 dakikalık bir sürede 60 kişilik sınıfta her telden türküler dinlerdik. Yine de başarılı ve umutlu çocuklardık. Hedefimizi mahallemizdeki teyzeler-amcalar belirlerdi genelde. Filanın çocuğu okudu, şuraya gitti, felanın oğlu şurada... İdolümüz mahalle sakinlerinin konuşmalarında gizliydi yani. Başarısız da değildi bu formül!

Mutlaka şehir dışına gitmeli, okul okumalıydık. Zaten zorunlu diye bir kavramda yoktu. Kendine güvenen öğrenciler, her türlü sıkıntıya katlanır ve Türkiye’nin gözde üniversitelerine başarıyla girerdi. Gel zaman git zaman tamam orda kal zaman; derken okumak zorunlu oldu. Dönemin bakanına göre, Amerika’daki gibi her sabah sarı otobüsler köylerden öğrencileri alacak, akşama kadar eğitecek, karnını doyurup köyüne geri bırakacaktı. Bu zorunlu eğitimden mezun olan öğrenciler Türkiye’nin kaderini belirleyecekti. Zeka, ortam, aile, mekan tanımaksızın herkes okuyacak diploma sahibi olacaktı. Sınıfta kalmak kaldırılacak, veliye geniş yetkiler verilecek, öğretmen en ufak bir yanlışta Milli Eğitim Bakanlığı’na şikayet edilecek ve öğrencilerin bir dediği iki edilmeyecekti. Çocuklar bedava dağıtılan kitaplarla şımartılacak, yetmedi üstüne öğrenci velilerine para bile verilecekti.

Dedik ya bu ülküde herkes her konuda uzmandır zaten. İtalya’ya ve Almanya’ya ziyarete giden dönemin bakanları, ne amaçla kutlandığını dahi tam kavramadan, oradaki kutlamaların aynısını Anadolu çocuklarına reva görmüştü. Çocuklar, uyduruktan kutlama isimleriyle saatlerce protokole hünerlerini sergiler, ülke yeniden fethediliyor havası estirilirdi. Kime ne yarar sağladığı bir türlü anlaşılmayan bu kutlamalar nedeniyle aileler masrafa boğulurken, okullar tüm eforunu bu programların takdir toplaması için sarf ederdi. Zamanla; “dünya devletleri nerede biz nerede” dedik galiba bunlar bir nebze de olsa rafa kaldırıldı. Fakat geriye bir sürü boşa harcanmış zaman ve beyinler enkaz bırakıldı.

1997 yılında dönemin hükümeti tarafından yeni bir buluşmuş gibi 8 yıllık kesintisiz eğitim adıyla yeni bir program tedavüle sürüldü.

Fakat uygulama ilk yıldan itibaren havlu atmaya başladı. Özel tüketim vergisi adı altında vatandaştan son kuruşuna kadar tüm masrafları alınmasına rağmen bir türlü başarılı olamadı sistem. Taşıma ihaleleri, belli bir kesimin tekeline geçti. İlk yılda fahiş fiyatlarla ihale edilen araçların çoğu yolların bozuk olması nedeniyle bir türlü kontaktı bile vuramadı. Okullar ise zaten hazır değildi. Tek derslikli okullara perde ile sınıflar oluşturuldu. Çocuklar zorla sınıflara dolduruldu. Fakat yine de bir türlü yol almıyordu program. Raporlar iyi değildi. Öğrenci sayısı artmıştı, fakat akademik başarı hiçte iyi değildi. Her şey kağıt üzerinde iyi gösteriliyor fakat uygulamada sistem dibi boyluyordu.

Aradan 22 yıl geçmesine rağmen, 2012 yılında revize edilmesine rağmen bir türlü oturmayan zorunlu -sorunlu eğitim, ülkenin kalkınmasına hala bir katkı sunamadı. Ne yazık ki verilere göre de sunamayacak. Birçok bina ve insan kaynakları heba edildi. Tarlalarından zorla alınıp sınıflara doldurulan çocuklar, ne öğrenci oldular ne de köylü. Sabah okula, öğleden sonra tarlaya ve sürüye gönderildiler. 8.sınıf öğrencilerinin bir çoğu okur yazar olamadı bir türlü. Her köye sekiz yıllık okullar açıldı. Öğretmenlerin bu köylerde nasıl bir yaşam süreceği, köylüyle nasıl adapte olacağı hesaplanmadı bile. Öğretmenlere lojman yapılmasına rağmen öğretmenler kendi sistemini kurup gruplar halinde kendilerini okullara taşıdılar. Okulları ve lojmanları kaderlerine terk ettiler. Köylerde üç yılını dolduran öğretmenler, her türlü yola başvurup köyden çıkmanın yolunu buldular. 8. Sınıf öğrencileri 5. Sınıf öğrencileri kadar bile eğitim alamadılar. Ücretli öğretmenler, günü kurtarmanın peşindeyken; işin püf noktasını öğrenen kadrolu öğretmen ve idareciler buraları kurs ve ek ders için geçim kapısı olarak gördüler.

Zorunlu eğitimin toplumsal dengeleri bozduğu, insanlara büyük sıkıntılara soktuğu artık yadsınamıyor. Öncelikle eğitim; merak, ilgi, yetenek ve kapasite işidir. Bu özelliklere sahip olmayan evlatlarımızı illa da ortaokul, lise öğrenimine zorlamak hem insan yapısına aykırı, hem de onlara yapılabilecek en büyük işkencedir. Zorlamayla yapılan eğitimde çarpıklıklar oluşur. Öğrenim yeteneğine sahip olmayan öğrenciler birçok zararlı alışkanlıklar ediniyor. Uyuşturucuya bulaşanların sayısını zorunlu eğitimden önceki sayılarla kıyaslamaya yetkililer bile korkuyor.

Zorunlu eğitim, bu ülkeye layık görülmüş en büyük cezadır. Bir kere insanın fıtratına aykırıdır. Her insan akademik eğitim almak için dünya gelmez; kaplumbağaya ağaç tırman, tavşana uç denmez. Bu ülkenin; terziye, fırıncıya, çobana, çırağa, ustaya, boyacıya, çiftçiye ve en önemlisi de kendi kararını verecek insanlara ihtiyacı da var. Okulu sevmeyen, her sabah okula geç gelen, annenin-babanın zoruyla servise bindirilen ve ite kaka diploma verdirilen bir öğrencinin bu ülkeye ne hayrı olabilir?

Birilerinin artık bu israfa son vermesi elzem. Okumak isteyen, başarılı ve meraklı öğrencilere devletin imkanları sarf edilmeli. Kitaplar ve pansiyonlar ücretsiz olmalı. Özel okula gidebilecek parası olan öğrenciye, devlet neden kitabını da versin? İslami eğitimde ilim öğrenen kişiye talebe denirdi bir zamanlar. Yani, ilim öğrenme isteklisi . Halbuki, bugünkü sistem yeteneği ve merakı olmayan gençleri 12 yıl esir alıyor, öğrenmeye zorluyor . Zorla imam hatipli yaptırıyor. Böyle bir nesilden ne imam ne de hatip yetişiyor. İmam hatiplilerin çoğu kıraat yoksunu olarak yetişiyor. Çünkü bu kadar açılan imam hatip lisesine, yeterli derecede yetişmiş şuurlu öğretmen de bulunamıyor. Öğrencinin kalitesini öğretmenler belirler. Ayrıca toplumda imamlık ve müezzinlik -istisnalar hariç- son çare meslekler olarak biliniyor. Kimse ilkokuldan itibaren ben imam olacağım demiyor pek. Bunca imam-hatip mezununu nerede istihdam edeceksiniz. Cami mi inşa edeceksiniz? Bunların kapasitesi belli zaten. Diğer fakültelere de pek gidemiyorlar ne yazık ki! İstidat ve cevher yoksa elden ne gelir? Bu özellikteki öğrenciler için yapılanlar boşa kürek çekmek değil midir? Bu ülke zaten yoksul bir ülke, bunca plansızlığı nasıl kaldıracak?  Harcanan zaman, emek ve masraflara yazık etmiş olmuyor muyuz? Zorunlu eğitim berberlik, terzilik, fırıncılık gibi mesleklerle sanayi esnafının çırak bulmasını engellemiştir. Ortaokul, lise öğrenimine merak, ilgi ve yeteneği olmayanların buralarda çırak olup meslek edinmesi veya çiftçilik öğrenmesi daha mantıklı değil mi? Çırak, kalfa, ustalık gibi meslek dallarını yok ederek insan gücünden yararlanmayı engellemek Türkiye’nin yararına değildir.

Zorunlu eğitim geleneksel Anadolu aile hayatını da dinamitliyor. 18 – 20 yaşından sonra üniversiteye yönlendirilen, sonra kariyer yapmaya teşvik edilen genç meslek edinip para kazanıncaya kadar yaş 30’u geçiyor. Aile kurmak zorlaştırılıyor. Gençleri böyle bir cenderenin içine girmeye zorlayan eğitimin, Anadolu kültürüne uygun olduğu söylenebilir mi ? Zorunlu eğitim, yetenekleri köreltiyor; fikir adamı, sanatçı, edebiyatçı yetiştirmenin önünü kesiyor; maddeciliği körüklüyor; anne baba, akraba ve komşularına karşı duyarsız, bencil bir insan tipi yetiştiriyor. Birileri çıkıp bu yanlışa dur da diyemiyor ne yazık ki. İşin uzmanları susmuş, makam sahipleri, işlerinin rehaveti peşinde.

Yenilikçi tasarımlara imza atan bir mühendis, milyonların ayakta alkışladığı bir müzisyen, altın madalya sahibi olimpik sporcu, Nobel ödüllü bir yazar, eserleri ünlü müzelerde sergilenen bir ressam, adı simge olmuş binaların ünlü mimarı, din alanında uzman bir hatip olacakken; neden bankada gişe memuru, sokaklarda bekçi, atanamayan sosyal bilgiler öğretmeni, acilde dikiş atan bir sağlıkçı, iş-kur’da güvenlikçi veya bir özel bir şirkette excel operatörü olmak için araya siyasileri koyar olduk? Neden herkes memur olmak, masa başında rahat bir maaş almak istiyor? Birileri bunları sorgulasın artık. Makamları için beka kaygısı taşıyanlar, bu çarkın devam etmesini mi istiyor. Fakat ülkenin çocukları resmen katlediliyor; birileri bu sessiz katliama dur desin artık.

Selam ve muhabbetle.

Mustafa KARADAĞLI

Eğitimci/Yazar

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Haberler

Yukarı Çık